Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin Esirlere Yönelik Faaliyetleri
Esir kelimesi lügatte tutsak, harpte düşmanın eline düsen (kimse), kul, köle, bende, düşkün, vurgun (müptela), duçar gibi manalara gelmektedir. Türkçe’ye geçen bir kelime olan esirin çoğulu ‘üsera’ ve ‘esara’dır. Harp esiri kavramı, savaş esnasında taraflardan biri tarafından ele geçirilen, düşmanın resmi ordusuna mensup ve statüleri devletlerarası sözleşmelerle garanti altına alınmış, asıl savaşçı unsurları ifade etmektedir.
İnsanlık tarihi boyunca insanların topluluklar halinde birlikte yasamaya başlamasıyla ortaya çıkan esirlik, kuvvetlinin zayıfa hükmetme anlayışından doğmuştur. Savaşlarda teslim olan veya ele geçirilen esirler ilk zamanlarda öldürülmüş, öldürülmeyenler ise köle haline getirilmiştir. Eski çağlarda milletlerarası ilişkileri düzenleyen hukuki bir antlaşma olmadığı için kazanan taraf esirlere her türlü muamele yapma hakkını kendinde görmüştür. İslamiyet’in doğuşuyla birlikte insanların birbirine insanca davranması konusundaki koruyucu hükümler, esaret hayatına kısmen de olsa insani boyutlar kazandırmıştır.
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren savaş kuralları hakkında bazı düzenlemelere gidilmiştir. Bu çalışmalar, aynı zamanda Kızılhaç Teşkilatı’nın kurulmasıyla da yakından ilgilidir. Solferino Savaşı’nda yaralıların kendi hallerine bırakılmasından dolayı dehşete kapılan Cenevreli Henry Dunant ve dört arkadaşı ilk Cenevre Sözleşmesi’ni hazırlamışlardır. (1863) Henry Dunant Solferino Savaşı sırasında yaşadığı deneyimleri anlattığı “Bir Solferino Hatırası” adlı eserini yazarak insanlığa çağrıda bulunmuş ve iki önemli fikir sunmuştur; Tüm Avrupa ülkelerinde, hangi ulustan olduğuna bakılmaksızın savaşta yaralananlara yardım edecek gönüllü derneklerin barış zamanında kurulması ve ülkelerin, yaralıları korumak ve onlara tıbbi yardım sağlamak amacıyla uluslararası antlaşmalarda taraf olması. Henry Dunant’ in bu fikirleri 1863’te İsviçre’de Kızılhaç Komitesinin doğmasını sağlamıştır. Dunant ve arkadaşlarının bir araya gelerek oluşturdukları bu komitenin dayandığı ilkeler 22 Ağustos’a 1864 tarihinden 16 ülke delegesi tarafından imzalanan Cenevre Sözleşmeleri’nin temelini oluşturmuştur. Söz konusu komite İsviçre bayrağından esinlenerek kendisine koruyucu bir amblem olarak beyaz zemin üzerine kırmızı bir haç seçmiş ve İsviçre Hükümeti aracılığıyla tüm devletleri bu sözleşmeyi imzalamaya çağırmış ve Osmanlı İmparatorluğu da bu çağrıya uyarak 5 Temmuz 1865 tarihinde sözleşmeyi imzalamıştır. Savaş zamanında yaralıların durumunun iyileştirilmesi ile ilgili bu sözleşmeyle yaralı ve hasta askerleri tedavi eden bütün kuruluşların dokunulmazlığı sağlanarak saldırıya uğramaları ve yok edilmeleri önlenmiş ve bütün askerlerin bu kurumlarda tedavisi öngörülmüştür.
Türkiye Kızılay Derneği, 8 Ağustos 1868 tarihinde Uluslararası Kızılhaç Komitesi tarafından Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi’nin bir parçası olarak tanınmış; 7 Nisan 1930 tarihinde de Uluslararası Kızılhaç Kızılay Dernekleri Federasyonu’nun üyesi olmuştur.
6 Temmuz 1906 tarihinde, 1864 hükümleri değiştirilmiş ve kara savaşlarıyla ilgili yeni esaslar benimsenmiştir. Birinci Cenevre Sözleşmesi harbi insanileştirmek bakımından başka girişimlere de yol açmıştır. Bunlardan biri 11 Aralık 1868 tarihli Petersburg Beyannamesi diğeri de 1874’te toplanan Brüksel Konferansı’nca kabul olunan ve harp esirleri, gayri muharipler, yaralılar ve tedavi edilen yaralılar hakkındaki hükümleri içeren sözleşme projesidir.
Harp esirleri hakkında uygulanacak kurallar, 1907 tarihinde Lahey’de “Kara Savaşı’nın Kanunları ve Adetleri Hakkında Yönetmelik” in ilgili maddelerinde ele alınmıştır. Ancak I. ve II. Dünya Savaşları’nda bu maddelerin yetersiz olduğu görülmüş, bunun sonucu olarak bütün devletlerin kabul ettiği savaş hukuku doğmuştur. Savaş hukuku, savaş zamanında esir alınan askeri personel ile işgal edilen bölgelerdeki sivil personelin himayesini sağlamak olarak ifade edilmiştir. 15 Haziran- 18 Ekim 1907 tarihlere arasında faaliyet göstermiş, konferansa Osmanlı İmparatorluğu de dahil 44 ülkenin temsilcileri katılmıştır. Konferansın ana amacı, barış ve silahsızlanma problemini çözmek ve savaş esirlerinin statülerini tekrar gözden geçirmektir.
1907 yılında yapılan savaşlarla ve esirlerle alakalı yapılan bu düzenlemelerin yetersiz olduğu I. Dünya Savaşı döneminde net olarak ortaya çıkmıştır. 1915 yılında Osmanlı devleti,
“Üsera Hakkında Talimatname” adlı yönetmelikle kendi sınırları içerisinde bulunan esir İtilaf devleti askerlerine nasıl muamele yapılacağını ilan ediyordu. I. Dünya Savaşı bitiminde savaş hukuku ve esirlere gösterilecek yaklaşımla ilgili olarak İsviçre hükümetince Cenevre’de bir konferans düzenlendi. Konferansta Uluslararası Kızılhaç Federasyonu tarafınca hazırlanan bir taslak sözleşme de ele alındı ve savaş esirlerine uygulanacak muameleyle ilgili 1929 Cenevre Sözleşmesi kabul edildi. Bu sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih olarak da 19 Haziran 1931 belirtildi. Ancak II. Dünya Savaşı’nda ortaya çıkan olaylar bu sözleşmenin tekrar gözden geçirilmesi zaruriyetini doğurdu. Zira esirler hukukuna uyulmamıştı ve çok esnek davranılmıştı. 1945- 1948 yılları arasında çeşitli devletlerin uzmanlarınca taslak sözleşmeler hazırlandı. 64 devletin temsilcilerinin katılımıyla 21 Nisan–12 Ağustos 1949 tarihleri arasında Cenevre’de toplanan konferansta dört tane sözleşme kabul edildi. Bu sözleşmelerin yürürlüğe gireceği tarih olarak 21 Ekim 1950 tarihi belirlendi. 1949 Cenevre Konferansı’nın III. Sözleşmesi tamamen savaş esirlerinin durumuyla ilgiliydi. Bu sözleşmeyle esirler hukuku sağlam temeller üzerine oturtulmuştu. Esirlerin de kendilerine göre hukuku olacağı ve hak ettikleri insani davranışların kendilerine gösterilmesi gerektiği ve bir kişinin hangi durumlarda esir olabileceğine ilişkin hükümler ayrıntılı olarak yer almaktaydı. 1949 Cenevre Konferansı’ndan çıkan sözleşmeyi, bugüne kadar 165 ülke kabul etmiştir.
1912 yılında Washington’da toplanan Kızılhaç Konferansı’nda kabul edilen kararlar gereği harp esirlerinin aileleri ile haberleşmelerini kolaylaştırmak ve gönderilecek hediyeleri esirlere ulaştırmasından sorumlu bir Uluslararası Kızılhaç Esirler Komisyonu kurulmuştu. Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti, Osmanlı savaş esirlerinin faydalanabilmesi ve oluşturulan uluslararası komisyon ile doğrudan ilişki kurulabilmesi amacıyla 30 Kasım 1912’de Üsera Heyeti (Esirler Komisyonu) adıyla bir komisyon kurulması kararı aldı. Bu heyetin üyeleri Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Genel Merkezi’nden Kasım İzzettin, Haydar ve Rıfat Bey’lerdi. Heyete çalışmaları amacıyla Hilâl-i Ahmer Merkezi’nde özel bir oda verildi. Fakat esirlerin fazlalığı dolayısı ile başvuranların çok olacağı düşünülerek, Tophane’deki eski Hilâl-i Ahmer Genel Merkezi hazırlanarak 1 Kânunuevvel 1328 / 14 Aralık 1912 tarihinden itibaren çalışmalara başlanmıştır. Halkın bu birimin kurulmasından haberinin olması amacıyla gazete ilanlarıyla bilgilendirilme yapılır. Osmanlı Devleti çok zor durumda olduğu, saldırıların yoğunlaştığı bir dönemde 1915 tarihinde esirler talimatnamesini yayımlamıştır.
Hilal-i Ahmer Cemiyeti savaşların hüküm sürdüğü dönemde öncelikli olarak Osmanlı esirlerinin yerlerini ve sayılarını tespite çalışarak aileleri ile haberleşmelerini sağlamış, onlara para göndermeye çalışmıştır. Cemiyet, esirlere mektup, giyecek, kitap gibi yardımları ulaştırmış, özellikle esir mektuplarının adreslerine ulaştırılması en önemli görevlerinden biri olmuştur. Savaş sırasında Hilal-i Ahmer Cemiyeti, yalnızca Türk askerlerine değil aynı zamanda yabancı esirlere de gereken özeni göstermiş, dil, din ve ırk farkı gözetmeden herkese yardımı bir görev olarak görmüştür. Dönemin zor şartlarında, yabancı savaş esirleri ile aileleri arasında irtibatı sağlamıştır. Esirlerin ailelerine, ailelerin de savaş esirlerine gönderdikleri eşya ve paketleri, fotoğrafları ve mektupları adreslerine ulaştırmak suretiyle aralarındaki iletişimin sürmesini sağlamıştır.
Hilal-i Ahmer Cemiyeti Balkan Savaşları esnasında faydalı hizmetlerde bulunmuştur. Esir düşmüş Türklerin saptanabilmesi için sistemli bir çalışma başlatan Üsera Komisyonu,
Belgrat’taki Uluslararası Kızılhaç Komisyonu ile Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ Salib-i Ahmer temsilciliklerinden bu bölgelerdeki Türk esirlerin isimlerini gösteren listelerin gönderilmesini istemiştir. Karşılık olarak da, Harbiye Nezareti’nden sağladığı Osmanlı ordusuna esir düşmüş Bulgar askerlerinin isimlerini bildiren defterleri derhal bu komisyona göndermiştir. Hilal-i Ahmer Üsera Komisyonu, esirlerin bulundukları yerler öğrenildikten sonra, Türk askerleriyle aileleri arasında haberleşmeyi sağlamaya, hatta aileler tarafından gönderilecek para ve hediyeleri esirlere ulaştırmaya çalışmıştır.
Birinci Dünya Savaşının başlaması ile Hilal-i Ahmer Cemiyeti Avrupa ülkelerinde olduğu gibi gerek yabancı ülkelere esir düşen Türk askerleri ile gerekse de Osmanlı’ya esir düşen yabancı askerlerle ilgilenme görevini kendisine verilmesini talep etmişti. Osmanlı Devleti’nin Harbiye Nezareti, savaşın başında, Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin bu konudaki müracaatını kabul etmemişti. Fakat savaşın ilerleyen safhalarında, özellikle Çanakkale Savaşı’nın başlamasıyla, Kızılhaç örgütleri İngiliz ve Fransız esirleri hakkında sürekli bilgi istemeye başlamışlardır. Bunun üzerine, Hilâl-i Ahmer Cemiyeti, Harbiye Nezaretine müracaatlarını yenilemiş, nihayet, Osmanlı memleketinde bulunan harp esirlerinin listelerinin karışıklıklara meydan verilmemesi amacıyla Hilal-i Ahmer Cemiyeti tarafından hazırlanmasına izin verilmiştir. Böylece esir düşen İngiliz ve Fransız askerlerinin ilk isim listeleri, Kızılhaç örgütlerinden gönderilen listelere karşılık olarak, fazla gecikmesizin ilgili ülkelere gönderilmiştir.
Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı’nda birçok askerini ve sivil insanını İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya ve Romanya gibi devletlere esir vermiştir. Bu esirler, Hindistan’dan İngiltere’ye, Kuzey Buz Denizi’nden Mısır’a kadar uzanan geniş bir coğrafya içerisinde değişik kamplarda, çok zor şartlar altında, esaret hayatı yaşamışlardır. I. Dünya Savaşı’nda, Osmanlı Devleti’nin en çok esir verdiği ülke İngiltere olmuştur. Ortalama 135.000 civarında asker ve sivil esir düşmüştür. İngilizler Türk esirlerini, ilk olarak Bağdat ve Basra’daki toplama kamplarına götürmüşler, sonrasında ise Hindistan, Mısır, Kıbrıs, Malta, Burma gibi birbirinden uzak kamplara yerleştirmişlerdir.
Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı’nda İngiltere’den sonra en çok esiri Rusya’ya vermişti. Kafkas ve Galiçya Cephelerindeki mücadeleler sonucunda Rusya’nın 60.000–70.000 civarında Türk askerini esir aldığı tahmin edilmekteydi. Bu esirler daha ziyade Kazan ve Sibirya’nın muhtelif yerlerindeki kamplara gönderilmişlerdir. Rusya Hükümeti, Osmanlı topraklarındaki Rus esirlerine Danimarka Kızılhaç’ı vasıtasıyla yardıma izin verilmediği takdirde Kafkasya’daki Osmanlı esirlerine de yardıma izin verilmeyeceğini bildirmiştir.
Rusya’da bulunan Türk esirlerinin haberleşmelerini sıkı bir kontrole tabi tutmuşlar, Osmanlı esirlerinin mektuplarında dört satırdan fazla yazı yazmalarına izin vermemişlerdir. Osmanlı Devleti, esirlere yardım edebilmek için Hilâl-i Ahmer Cemiyeti ile müttefik ve tarafsız bazı devletlerin yardım cemiyetlerinden yararlanmıştır. Harbiye Nezareti ile Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin yardımları, ancak Avrupa Kızılhaçları ve yardım cemiyetleri vasıtasıyla Rusya’daki esirlere ulaştırılabilmiştir. Eylül 1917’de Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Murahhası olarak Kopenhag’ta Danimarka Kızılhaçı nezdinde görevlendirilen Yusuf Akçura, Rusya’daki Osmanlı esirleriyle irtibata geçerek onlara maddi ve manevi yardımlarda bulunmuştur. Bolşevik ihtilâlinin çıkması ve ardından Rusya’nın savaştan ayrılması üzerine buradaki esirler serbest bırakılmış, Türk esirleri kendi imkânlarıyla yurda dönmeye çalışmışlardır.
Hilâl-i Ahmer Cemiyeti öncelikli olarak esirlerin yerlerini ve sayılarını tespite çalışarak aileleri ile haberleşmelerini sağlamış, onlara para göndermeye çalışmıştır. Esirlere yapılan yardımlarını ulaştırırken de birçok güçlükle karşılaşmıştır. Hilâl-i Ahmer Cemiyeti bunlara okuma-yazma öğretmek için, karargâhlardaki subay ve imamlardan da faydalanarak okullar açmış, buralara okul kitapları göndermiştir
Kamplardaki esirlerin çoğunun okuma yazması yoktu. Daha iyi eğitimli esirler, onlar için Kur’an, gazete ve en önemlisi ailelerinden gelen mektupları okuyorlardı. Hilal-i Ahmer aracılığıyla gelen paralara göre kampa daha çabuk ulaşıyordu. Gelen paralarda hiçbir kesinti yapılmamaktaydı. Esirler gelen paranın tamamını alabildikleri gibi hepsini istemeyenler için de birer hesap açılmıştı, esirlere hesap cüzdanı veriliyor paraları emanette tutuluyordu. Yatırılan para, çekilen para ve alındılar hesaba kaydediliyordu. Kamptaki esirlere Kızılaç tarafından cüzi bir maaş verildiği gibi Hilal-i Ahmer Cemiyeti de nakdi yardımda bulunuyordu. Osmanlı Devleti esir olan subayların maaşlarının bir kısmını kamplara gönderiyor bir kısmını ise ailelerine ulaştırıyordu.
Hilal-i Ahmer Cemiyeti esirlere mektup ve paranın dışında paketler de ulaştırıyordu. Paketler teslimden önce sansür kurulunca açılıyordu; alkol, eter, esans ve gazete yasaktı. Esirler, haftada bir istedikleri dilde ve uzunlukta mektup yazabiliyor ancak mektuplar kamp tercümanınca sansürleniyor sansürlü kelimelerin ya üzeri karalanıyor ya da kesiliyordu. Kartpostal ise pek tercih edilmiyordu. Ücretsiz olarak esirlere zarf ve kâğıt veriliyordu. Haberler kampa geç gelse de esirlerin neredeyse yarısı ailelerinden haberdar olabilmekteydi. Hindistan ve Mısırlı Müslüman ahali esirlere eşya yardımında da bulunarak gömlek, kumaş, sigara, sabun, alüminyum bardak, futbol ayakkabısı, futbol topu gibi malzemeler göndermişti.
Türk esirleri yaşadıkları kamplarda sağlık, beslenme, parasızlık, aileleriyle haberleşememe ve esaret hayatının ortaya çıkardığı ruhsal sorunlarla karşılaşmışlardır. Esirlerden kimileri kamp şartlarından, kimileri esaret hayatı yaşadığı bölge halkının saldırılarında, kimileri de doğal sebeplerden dolayı hayatını kaybetmiştir.
İngilizlerin elinde bulunan esirlerimizin yazmış olduğu mektuplar, kamplardan Londra Savaş Bakanlığına (War Office) gönderiliyor, oradan da Hilal-i Ahmer yetkililerine ulaştırılıyordu. Mektuplar, adres eksikliği, taşınma ve bulunmama gibi sebeplerden dolayı bazen yerine ulaştırılamıyordu. Rusya’da bulunan esirlerimizin mektupları ise önce Danimarka’ya ya da Cenevre’de bulunan Kızılhaç Merkezine ulaştırılıyor oradan Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne teslim ediliyordu.
Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne sadece kamplarda bulunan esirlerin ailelerine yazdığı mektuplar veya ailelerin esirlere yazdığı mektuplar ulaşmıyordu. Yakınlarından haber alamayan esirler yada esir aileleri tahkikat taleplerini de Hilal-i Ahmer Cemiyeti’ne iletiyordu. Bu tür tahkikat talepleri için Cemiyet bir tahkikat formu oluşturmuştu. Bu formlar Cemiyet tarafından esir kamplarına, mülki idarelere ve askerlik şubelerine ulaştırılıyordu. Ailesinden haber alamayan esire ait formlar
Cemiyete ulaştırıldıktan sonra mülki yetkililer ve askerlik şubeleri tarafından soruşturulduktan sonra esire cevabi yazı yazılıyordu. Bu soruşturma süreci yaklaşık iki ay sürüyordu.
Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin Esirlere Yönelik Faaliyetleri
1916 yılı başlarında Türk tarafının elinde İtilâf devletlerine ait 26.334 harp esiri vardı; bunlardan 5.268’i Rus, 120’si Fransız, 2.000’i Rumen, 8.537’si Hintli ve 10.409’u İngiliz’di. Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Genel Merkezi, harp esirlerine mektup, kitap gönderme ve para yardımı işlerinin kendi şubeleri üzerinden gerçekleştirilmesi hususunda, Harbiye Nezareti tarafından görevlendirilmiştir. Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin üstlendiği görev zordu. Farklı yerlerde bulunan toplama kamplarının neredeyse tamamından yeterli bilgi akışı yoktu. Esirlerle ilgili tam ve doğru bilgilere ulaşmak zaman zaman çok zor olmuş, çoğunlukla uzun süren yazışmaların yapılması gerekmiştir.
Yabancı esir askerlerin ailelerinin her hafta düzenli olarak gönderdikleri mektuplar, havale, koli ve kitaplar, esirlerin büyük bir kısmına önemli oranda gecikmelerle ulaştırılabilmiştir. Hilâl-i Ahmer Cemiyeti, harp esirleriyle sivil esirlere gönderilen her türlü kolinin ve paranın kayıplarını önlemek amacıyla, denetlemeler yapmış, bizzat delegeler görevlendirerek yerinde dağıtımlar yapmıştır. Harp esirleri adına gelen ve İstanbul’da biriken paketler, adreslerine göre ayrılmakta ve kiralanan bir vagona yerleştirilerek sevk edilmekteydi. Mektupların yada esirlere gönderilen paraların tesliminde Postaneler, Osmanlı Bankası Şubeleri yada İstanbul’da bulunan bankerler aracılık ediyordu. Yabancı esirlerin para ve eşyalarının tesliminde Hollanda, İspanya ve ABD gibi tarafsız ülke elçilikleri aracılık ediyordu.
Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin Balkan savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele süresince sahip olduğu kaynak ve imkanlar gözönüne alındığında hem dünyanın değişik ülkelerinde esir bulunan Türk esirleri için göstermiş olduğu gayret hem de Osmanlı’nın esir aldığı yabancı askeler için verdiği, hizmetler bunun çok ötesindedir. Cemiyetin bu iyi niyetli, insânî çabası gerek uluslararası kurumlar arası ilişkilerde gerekse de kendi idari bürokrasimizde yeni bir iş, işleyiş ve yaklaşımın gelişimine önemli bir katkı oluşturmuştur. Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin etkisi ve tanınırlığı ülke sınırlarını aşmıştır.